Mert Fırat şüphesiz hem ekranların hem de sinema perdesinin en yetenekli oyuncularından. Namı ülke sınırlarını çoktan aşmış, Ortadoğu’yu ele geçirmiş durumda. Mert Fırat röportajında oyunculuğa, babalık duygusuna ve aşka dair ne varsa samimiyetle anlattı.

Babalık duygusu ile başlamak istiyorum. Çünkü ilk kez yaşayacağınız bir duygu ve enerjinizi nasıl etkilediğini, bu duyguyu yaşayan biri olarak sizden öğrenmek istiyorum?

Hamilelik süreci daha çok kadınların üzerinde etkili oluyor. Çünkü içinde büyüyen, değişen ve dönüşen bir şey var. Başka dengeler üreten bir canlı ve o canlı doğmaya ve hayata hazırlanıyor. Bu süreçte anneler de çok derin değişmeler oluyor diye bilinir ama babalarda da oluyormuş. Bende de öyle, hormonal olarak çok daha duygusalım. Zaten ben çocukları çok severim. Çocuk başka bir şey, insana hayatta çok şey öğretir. Yeniden oyun oynamayı, bir şeye saflıkla, temizlikle, sevgiyle bakmayı öğretir. Dün; oturdum yaklaşık iki saat video seyrettim. Anneleri ve babaları duygulandıran videolar varya işte onlardan… Videolardan bir tanesi şöyleydi; Çocuklar şarkı yarışmasına katılıp şarkı söylüyorlar. Bu bende acayip bir duygu uyandırdı. Zaten öyle yetenekleri takip etmeyi severim ama bu bambaşka bir şeydi. İlk defa 30 dakikalık bir video izledim. Anneleri, babaları görünce duygulandım. Anlatılmaz yaşanır derlerdi de çok inanmazdım, daha çocuğumuz doğmadan 6. ayında bu duyguları yaşamaya başladım.

Bekar Mert Fırat ile evli Mert Fırat arasındaki farklılıkları bize nasıl anlatabilirsin?

Evlilik başka bir sorumluluk duygusu getiriyor ama cinsiyet eşitsizliğine karşı bir şey söylemiyorum. O sorumluluk duygusu karşılıklı geliyor. İdil’e de geliyor banada. Kimi zaman diyorlar ya evlilik olgunluk getiriyor insana, ben olgunluk kısmına çok inanmıyorum. O sorumluluk kısmı olgunlaşmayla yada yaş almayla ilgili bir şey değil. Tam tersi birbirinin sorumluluğunu almak, yüküne talip olmak, derdine talip olmak bu çok değerli.Evlendikten sonra aileniz genişliyor. Bambaşka ailenin bireyleriyle tanışıyorsunuz. Oradan gelen olumlu, olumsuz enerjileri doğru bir şekilde yönetebilirseniz çok değerli katkıları oluyor insan hayatına. Çoğalıyorsun, büyüyorsun. Bir çocuk sahibi olmasan da çoğalıp büyüyorsun. Çünkü aile bireylerinin sayısı artıyor. Bu da yaşam tarzına daha kalabalık düşünmeyi getiriyor. Tiyatroda bile bu böyle, bizim burada (DasDas) personel sayımız arttıkça sorumluluğumuz nasıl artıyorsa ailede de öyle oluyor. Hatta o bağlar vazgeçilemez bağlara dönüşüyor. Kimi yük olarak görebilir ben avantaj olarak görüyorum. Bu bir zenginlik çünkü. Hepimiz dezavantajlarımıza rağmen birlikte olmayı, bir arada yaşamayı başarabiliyoruz. Bu da bizi güçlendiriyor. Dolayısıyla aile ve evlilik kısmı benim için büyük şans. Beni olumlu anlamda dönüştürüyor ve değiştiriyor.

DasDas projenizin hikayesi nedir? Gerçekleşen ile kafanızdaki proje aynı oldu mu?

Oldu, hatta daha iyi oldu. Hayatımda boyunca, insanları bir araya getirebileceğimiz bir platform, bir salon, bir alan istiyordum. Ankara Üniversitesi’nde Tiyatro Bölümü’nü okurken, bir yanda Tarih Bölümü’nde okuyan arkadaşlar, bir yanda Leh, Rus, Kore Dili’nde okuyan arkadaşlar bir yanda Arkeoloji Bölümü’nde okuyan arkadaşlar ve bir yanda da bizim gibi tiyatro bölümünde okuyan arkadaşlarla aynı avluda teneffüs yapıyorduk, aynı avluda zaman geçiriyorduk. Ders aralarını aynı avluda değerlendiriyorduk. Kimi zaman çok sert kavgalar ediyorduk, kimi zaman çok güzel paylaşımlarda bulunuyorduk. O avlu bizim için hayatın özetiydi. İşte DasDas’ta o ruhu yaratmak istedik. Yemeği, müziği, tiyatroyu, atölyeleri bir arada toplayabileceğimiz, değerlendirebileceğimiz, kitleyi kitleyle buluşturabileceğimiz ortak bir zemin yaratmaktı derdimiz. Ne demek ortak zemin onu da anlatayım: Sahne bir yükselti sahibidir, her zaman tek bir cepheden bakar. Karşıdan bakabilirsiniz sahneye, arkasına geçemezsiniz. Ya da tam ortaya alıp bizim gelenekselimizde olduğu gibi oyun oynayamazsınız. Oysa biz sahnede tam tersini savunuyoruz. Biz diyoruz ki seyirci ile aynı zeminde olmalıyız. Hatta mümkünse seyirci zemininin altında olmalıyız ki aynı göz hizasına gelelim. Sözümüzü, fikrimizi, bakış açımızı birlikte değerlendirip aynı yerden bakabilelim. Artık tiyatro sadece özellikli mekanlarda yapılır başka yerde yapılamaz mesajını da arkaya bir yere atalım. Aramızdaki o perdeyi kaldıralım, o dördüncü duvarı, görünmeyen camı kıralım. Farklı bir bakış açısıyla, farklı bir konumlanmayla gidelim. Sanatımızla, oyunlarımızla o taraftan düşünerek sahneye koyalım. Söylememizle, eylemimiz tutsun. Derdimiz buydu ve tuttu. Karşılığını da buldu.

Bir önceki röportajımızda kadının rengini sormuştum size ve Kırmızı olduğunu söylemiştiniz. Şimdi bu fikrinizde değişiklik oldu mu?

Kıpkırmızı benim için! (Gülüyor) Kırmızı çok başka bir renk. Alev gibi… Alev kimi insan için olumsuz bir şeydir ama aslında ateş, elementtir ve bizim için değerlidir. Yemeğimizi pişirmeyi sağlayan, bizim ısınmamızı sağlayan, bizi hayatta tutan şey ateştir. İşte o alevdir. Bana da o alevin kırmızısı gibi geliyor. Ne kadar emek verirsen, ne kadar şiddetli gidersen o şiddetle karşılığını alıyorsun. Olumlu anlamda bir şiddetten ve bir tutkudan bahsediyorum aslında. Bir erkek için de aynı şeyi söyleyebiliriz ama kadın ruhunda sürece odaklı olmak, her şeye ilk önce sevgiyle bakmak, idareci olmak var. Buna da maalesef ataerkil aile yapısı sebep oldu.

Mert Fırat’ın günlük bakım ve kozmetik ritüelleri nelerdir?

Aslında biraz sorunlu bir cilde sahibim. Mevsim geçişlerinde egzama olabiliyor, dolayısıyla cildimi nemli tutmakta fayda görüyorum. Gün içinde cildim kurudukça yanımda taşıdığım nemlendiriciyi sürüyorum. Doğal kozmetik ürünlerinden de yararlanmaya çalışıyorum. Gittiğim seyahatlerde jeli yanıma almayı unutuyorum. (Gülüyor) Yatmadan önce de nemlendirici sürüyorum ki o uyku süresinde tamirden yararlanayım. Zihindeki düzelme, aynı zamanda ruhtaki ve ciltteki düzelmeye de delalet. Ayrıca su içmek çok önemli, o yüzden beslenmeme, su içmeye ve tükettiğim gıdalara çok dikkat etmeye çalışıyorum. Sebze ve tahıldan besleniyorum. Onun dışında kullandığım şampuandan, vücut jeline kadar olan ürünleri de mümkün mertebe doğaya daha az zarar vericek şekilde geliştirilmiş ve organik olmalarına dikkat ediyorum. Çünkü su kirlenebilen ve yok olabilen bir şey. Türkiye’de ve Dünya’da bir su krizinin içindeyiz zaten. Daha da vahim olmaması için sorumlu tüketime önem vermeye çalışıyorum.

En son Ufak Tefek Cinayetler ile ekranlara veda ettin. Ekranlarda yeni bir projen var mı?

Dijital platformda beni çok heyecanlandıran yeni bir proje var. Onu yapacağız ama şimdilik ismi belli olmadığı için adını söyleyemiyorum. Zihin oyunlarınında içinde olduğu, bizi ölümsüzlüğe doğru götüren, teknolojiyle, ruhla ve felsefeyle birleştirilmiş bir hikaye. Eminim Nikola Tesla aramızda olsa o da heyecanlanırdı… Bu yüzden hikayenin yerli olması da beni çok heyecanlandırıyor. Zaten bizim yerlimiz tam da böyle hikayelere izin veren ama nedense böyle hikayelere hiç yer veremediğimiz bir alan. Bu hikayeleri anlatmakla ilgili bunu bir fırsat olarak da görüyorum. Umarım en kısa zaman da projenin içinde olurum. Bir de ulusal kanallardan birinde yayınlanmaya hazır iki, üç tane proje var, onlarında senaryolarını bekliyorum. Eğer hikayesi içime sinen bir proje olursa içinde yer almak çok isterim.

Yaşamınızla çok örnek bir sanatçısınız. Bu yüzden sizin gibi değerli, özel insanların varolması ve çoğalması gerekiyor. Projelerinizi de buna göre seçiyorsunuz ama sanırım dijital platformda daha rahat hareket edebiliyorsunuz…

Ulusal kanallarda riske girmeyecek geleneksel hikayelere yer verilmeye çalışılıyor. Bir bakış açısına göre doğru, bir bakış açısına göre yanlış. Mesela; Ufak Tefek Cinayetler çok cesur bir hikayeydi ve buna rağmen karşılığını buldu. Kanallar bu yeni hikayeleri anlatmaya cesaret gösterdikleri zaman her hikayenin karşılığını bulacağını düşünüyorum. Sansürden öte buradaki dert hikayeyi çok özel kılmak. Belki de toplumun bu tip okumalara çok alışık olmamasından da kaynaklıdır…

Show Dünyası’nda en önemli sektör oyunculuk, insanlar daha kolay ekonomik özgürlüklerine kavuşacaklarını düşünerek oyuncu olmak istiyorlar. Senin gibi deneyimli, eğitimli, profesyonel bir oyuncu gençlerimize ne önerir?

Ben eğitimi çok önemsiyorum. Zaman çok değerli. İnsan zamanı kendine yatırım yaparak geçirmeli. Yatırımdan kastımda, aslında insanın kendini bilgilendirme süreci. Başka karakterleri canlandırabilmek için psikoloji, felsefe okumak, insanın kendini tanıması ve anlaması çok önemli. Gözlem bir yere kadar önemli ama icra etmek için de bir yandan zanaate ihtiyaç var. Sesimizi, nefesimizi, bedenimizi doğru kullanmak çok önemli. Bedenimizdeki eksiklikleri bileceğiz ve onları gidermeye çalışacağız. Gideremediğimiz şeylerin yerine başka iyi özelliklerimizi koyarak bir denge sağlayacağız çünkü kimse mükemmel değil. Mükemmel olsak çok sıkıcı bir hayatımız olurdu. İyi ki mükemmel değiliz ve her daim gelişebiliyoruz, değişebiliyoruz. Bu anlamda oyunculukta öyle bir meslek. Her yaşın başka bir tadı, ayrı lezzeti var. Yaşadığımız her sürecin, her deneyimin bize başka katkısı var. Bu tarafta da ben genç arkadaşlara hayatı çok dikkatle yaşamalarını, bu işin 7/24 yapılacak bir iş olduğunun farkına varmalarını, özel hayatlarından, aile yaşantılarından, arkadaş ilişkilerinden, uyku düzeninden, yeme içmeye kadar çok ciddi bir sorumluluğu olduğunu söylemek istiyorum. Show Dünyası dışardan çok güzel görünüyor ki öyle de ne yalan söyleyeyim… Sevdiğimiz işi yaptığımız için eğlenceli. Ama bir yandan da çok ciddi…Hayattan, özel hayatından feragat ettiğin durumlar var. Ünün, şöhretin, başarının, kazancının her zaman geçici olma ve bir gün sizi kimsenin tanımama ihtimali var. Aynı zamanda bahsedilen paraları kazanamama, varlıklara ulaşamamama riskini de öngörmek lazım. Bu farkındalık olduğu sürece; Sanat; emek veren insana mutlaka karşılığını da verir. Her yaptığımız işte kendimizi aşmalıyız çünkü bizim bütün mücadelemiz kendimizle… Çıtanın üstünde birilerini örnek almak, dinlemek, takip etmek önemli ama bizi bizden başka geçebilecek yada bizi bizden başka geride bırakabilecek bir rakibimiz yok. Yani hiçbir insan başka bir insanın taklidi ya da alternatifi olamaz. Aslında biz kendimiz biriciğiz. Shakespeare’in bir oyununun on bin farklı yorumu var, iyi ki de var. Bizi sanat ve sanatçı yapan, yaptığımız işi de sanat yapan şey bu.

Türkiye genelinde yürüttüğünüz Yardım Haritası projeniz var. Hangi noktaya yardım gerekiyorsa siz ve ekibiniz oradasınız. Proje nasıl gelişti sevgili Mert Fırat?

Ben 13 yaşından bu yaşıma kadar hep halk evi örgütlenmesinin içinde olan; mahallede ki ihtiyaç sahiplerine nasıl destek veririz, Cumhuriyetimizin bize getirdiği paylaşma kültürünü nasıl ayakta tutabiliriz diye düşünen bir insan oldum. İhtiyaç Haritası da adından anlaşılacağı gibi ihtiyaçtan doğdu. Ben çok fazla sivil toplum örgütünde çalışıyordum ve bu çok vaktimi alıyordu. Bundan keyifte alıyordum ama orada zamanı ve enerjiyi nasıl düzgün yönetebilirim diye hep düşünürdüm. Ünün de getirdiği bazı avantajlar var. Ben de bu avantajı sivil toplum tarafında kullanmayı seviyorum. Dolayısıyla benim kafamda hep bir liste vardı, İhtiyaç Listesi. Keşke böyle bir liste olsa ve Türkiyede ki ihtiyaçları böyle listeleyebilsek ve o listeden sırasıyla tüm ihtiyaçları karşılayabilsek diye hayal ediyordum. İlham aldığım yerlerden bir tanesi de öğretmenlerin kullandıkları ihtiyaç forumlarıydı. Sonrasında; sivil toplum alanında mahalle örgütlenmeleri ilgili doktora tezi olan Dr. Ali Ercan Özgür ile birlikte İhtiyaç Listesi, İhtiyaç Haritası’na dönüştü ve harita belli bir zaman sonra 81 ilden ihtiyacın girildiği bir yapıya dönüştü. İlk yıllarımızda öğretmenlerle ve okullarla çalıştık. Burada ihtiyacın %83’ü eğitim ihtiyaçlarını kapsadı. Son 2-3 yıldır da bütün ihtiyaç sahiplerine açılmış oldu. Kimi Iphone kimi playstation kimi çocuk bezi kimi ansiklopedi istiyor. İhtiyaçlar sınırsız, biz de o ihtiyaçları mümkün mertebe karşılamaya çalışıyoruz.

Mert Fırat’ın oyunculuk kariyeri nasıl başladı?

Genetik miras var. Babam benim hayran olduğum birisiydi. Ruhu şad olsun, hala öyledir. Neşesiyle, çevresine yaydığı olumlu enerjisiyle ve sanatıyla çok değerli bir sanatçıydı. Nadir bulunan seslerdendi. Ben adlandırmıyorum ama insanlar öyle söylediği için söylüyorum. Çok küçük yaşlarda o sahnenin tozunu yutmuş olmak, babamın işlettiği bir aile gazinosunun içinde müzisyenlerin icrasına şahit olmak, çok değerli saz üstadlarını görmüş olmak… O anlamda benim kulağım oradan çok dolu tabi. İstanbul’a gelmeden önce Ankara’da Bizim Evin Halleri adlı bir dizide oynadım. Babam başlarda oyuncu olmamı desteklemiyordu. Lise yıllarında fen, matematik ağırlıklı bir eğitim almıştım. Bu yüzden mühendislik, doktorluk gibi bir meslek yapmamı istiyordu. Babama, dönemden kaynaklı oyunculuk riskli geliyordu. Diziler olmaya başlayınca eli ekmek tutacak bir iş yapıyor diye içi biraz rahatladı. Figürasyon vari başlayıp git gide her sene daha büyük rollerle, para kazandığım ve geçimimi sağladığım bir yaşantım oldu.  O sırada Binbir Gece dizisisinde Burak adında Amerika’dan yeni gelecek olan bir karakter vardı. Dizide de adının hep geçtiği ve insanların beklediği bir karakterdi. İkinci sezon da Binbir Gece yolculuğum başladı ve benim için önemli bir kapı açılmış oldu. Sonrasında İlksen Başarır ile birlikte “Başka Dilde Aşk” filminin senaryosunu yazdık. Diğer yapımcı arkadaşlarımız ile birlikte neyimiz var neyimiz yok ortaya koyup ilk filmimizi çektik. Hem Binbir Gece, hem de Başka Dilde Aşk benim için bir baht dönüşü oldu.  Sağolsunlar insanlar da çok desteklediler. Ben de elimden geldiğince kendime yatırım yapmaya çalıştım. Çok okumaya, çok dinlemeye, çok seyretmeye, çok izlemeye, karakterlerin üzerinde düşünmeye  ve kendimden ne varsa mümkün mertebe o bütünün içinde anlamlı bir parça yaratabilmeye çalıştım.